Şunu baştan itiraf edeyim, ben uzay filmlerine biraz mesafeli yaklaşan biriyimdir. "Yine bir adam uzayda mahsur kalmış, yine dünyayı kurtaracak" deyip omuz silkerim genelde. Ama Project Hail Mary beni daha ilk yarım saatte avucunun içine aldı, hâlâ da bırakmadı açıkçası.
Film, Marslı'yı (The Martian) yazan Andy Weir'in aynı adlı romanından uyarlanmış. İzlerken o tanıdık tadı hemen alıyorsunuz zaten: bilim var, mizah var, bir de insanı koltuğa yapıştıran o "acaba nasıl çözecek bu işi" merakı var. Ryan Gosling, Ryland Grace adında bir ortaokul fen öğretmenini canlandırıyor. Adamcağız bir gün uzay gemisinde, Dünya'dan ışık yılları uzakta, kim olduğunu bile hatırlamadan gözlerini açıyor. Hafızası yavaş yavaş yerine geldikçe işin korkunç boyutunu da bizimle birlikte öğreniyor: Güneş sönmeye başlamış, Dünya'nın sonu geliyor ve bu meseleyi çözmesi gereken tek kişi o.
Buraya kadar klasik bir hayatta kalma hikâyesi gibi durabilir. Ama filmin asıl kalbi bambaşka bir yerde atıyor: Rocky. Grace bu yolculukta yalnız değil. Kendi gezegenini kurtarmak için aynı dertle yola çıkmış, örümceğe benzeyen, sanki kayadan yapılmış gibi duran bir uzaylıyla karşılaşıyor. İkisinin ne ortak dili var, ne ortak biyolojisi, hatta aynı havayı bile soluyamıyorlar. Ama bir şekilde anlaşmanın, hatta dost olmanın yolunu buluyorlar. Filmin sizi gafil avladığı yer tam da burası. Ben bir noktada gözümün dolduğunu fark edip "ben bir uzaylı taşa mı ağlıyorum ya" dedim kendi kendime. Rocky'yi çoğunlukla bilgisayar efektiyle değil gerçek kuklayla ve animatronikle hayata geçirmişler, o yüzden sahnelerde ete kemiğe bürünmüş, dokunulabilir bir his veriyor. Gosling'in onunla kurduğu ilişkinin bu kadar inandırıcı olmasının sebebi de bu zaten.
Yönetmen koltuğunda Phil Lord ve Christopher Miller var — evet, The Lego Movie ve Örümcek Adam: Örümcek Evreninde'yi yapan o ikili. Senaryoyu yine Marslı'nın senaristi Drew Goddard yazmış. Bu ekip, ağır bilimkurgu konseptini insanı boğmadan, mizahı da elden bırakmadan anlatmayı başarmış. Daniel Pemberton'ın müzikleri de filmin o "kocaman" hissini iyice büyütüyor. Yer yer Interstellar'ı, yer yer E.T.'yi hatırlatıyor ama kendi kimliğinden de hiç ödün vermiyor.
Eleştirmenler de epey sevdi bu arada. Rotten Tomatoes'ta %94 civarı bir puanı var, IMDb'de 8'in üzerinde almış, hatta ödül konuşmaları bile dönüyor. Gişede de yılın en güçlü açılışlarından birini yaptı. Boşuna değil yani, ortada gerçekten iyi bir iş var.
Kusursuz mu peki? Tam olarak değil. Film 2 saat 36 dakika sürüyor ve özellikle baştaki "kim olduğunu hatırlamaya çalışma" kısmı bana biraz ağır ilerledi. Bir iki sahnede de ton oynuyor; dramdan komediye geçişler herkese aynı oturmayabilir. Ama bunlar koca bir filmin yanında ufak tefek pürüzler benim gözümde.
Kime tavsiye ederim diye soracak olursanız: Marslı'yı sevdiyseniz gözünüz kapalı gidin, bayılacaksınız. "Ben o ağır bilimkurgu işlerinden anlamam" diyenler de rahat olsun, film bilimi öyle güzel anlatıyor ki hiçbir yerde kopmuyorsunuz, aksine "demek böyleymiş" deyip eğleniyorsunuz. En çok da bir hikâyeden hem heyecan hem kahkaha hem de içini ısıtan bir dostluk bekleyen herkese gönül rahatlığıyla öneririm. Mümkünse büyük perdede, hatta IMAX'te izleyin; bu film o görselliği fazlasıyla hak ediyor.
Salondan çıktıktan sonra uzun süre üzerine konuştuğunuz, "ya o sahne vardı ya" diye gülümsediğiniz az film oluyor hayatta. Project Hail Mary bende işte tam olarak öyle bir iz bıraktı.