Edward Zwick'in 2010 yapımı Aşk Sarhoşu (Love & Other Drugs) filminin kapağına veya afişine baktığınızda göreceğiniz şey bellidir: Dünyanın en çekici ve yetenekli oyuncularından ikisi (Jake Gyllenhaal ve Anne Hathaway) bir yatakta birbirlerine gülümser. Aklınızdan geçen şey, sıradan bir pazar öğleden sonrası romantik komedisi izleyeceğinizdir. Ancak film, ilk yarısındaki uçarı çapkınlık maceralarını ve ilaç sektörü hicvini bir kenara bırakıp sizi kronik bir hastalığın ağır gerçekliğiyle baş başa bıraktığında, neye uğradığınızı şaşırırsınız.
İşte tam da bu yüzden Aşk Sarhoşu, kendi türü içinde unutulması zor, kusurlu ama çok gerçekçi bir deneme olarak öne çıkıyor.
Viagra Çağında Parayı Vurmak
Hikayenin arka planı aslında kendi başına bir belgesel konusu olabilecek kadar ilginç. 90'ların sonundayız; büyük ilaç firmalarının (Big Pharma) altın çağı. Jamie (Jake Gyllenhaal), etik değerleri pek umursamayan, ikna kabiliyeti yüksek, son derece karizmatik ama duygusal olarak oldukça sığ bir Pfizer mümessilidir. Filmin ilk perdesi, Viagra'nın piyasaya çıkışıyla birlikte çığrından çıkan bir kapitalizm eleştirisi ve arsız bir komedi olarak işliyor.
Ancak Jamie'nin yolu, doktor muayenehanesinde Maggie (Anne Hathaway) ile kesiştiğinde o sığ dünya aniden derinleşiyor. Çünkü Maggie, Jamie'nin tavlayıp ertesi gün unutabileceği bir kadın değil; 20'li yaşlarının sonunda erken evre Parkinson teşhisi konmuş, bağımsızlığına hastalık derecesinde düşkün ve "acınmaktan" nefret eden biridir.
İki Ayrı Filmin Çarpışması
Filmin vizyona girdiği dönem eleştirmenleri en çok bölen, ama bana kalırsa onu özel kılan tarafı sahip olduğu "kimlik karmaşasıydı". Yönetmen Zwick, filmi adeta ortadan ikiye bölmüş durumda. İlk yarıda umursamaz bir seks komedisi izlerken, ikinci yarıda izleyici amansız bir tıbbi dramanın içine fırlatılıyor.
İlişkileri sadece fiziksel bir çekim (ve hastalıktan kaçış) olarak başlasa da, zamanla işler ciddiye biniyor. Maggie’nin vücudunun kontrolünü kaybetmeye dair duyduğu o derin korku ve Jamie’nin aniden bir "kurtarıcı" kompleksine girip ülke ülke alternatif tedavi araması... Sinemada bir filmin tonunun bu kadar sert değişmesi genellikle senaryo zaafiyeti olarak görülür. Ancak burada durum farklı; ilişkide pembe gözlükler çıkarıldığında hayatın yüzünüze çarptığı o sert ve soğuk gerçekliği aynen hissediyorsunuz.
Çıplaklık Sadece Fiziksel Değil
Bu filmin en büyük şansı kesinlikle başrolleri. Gyllenhaal ve Hathaway ikilisinin ekrandaki kimyası öylesine organik ki, senaryonun tıkandığı veya ritmini kaybettiği anlarda bile filmi sırtlayıp götürüyorlar.
Filmde fazlasıyla fiziksel çıplaklık var, evet. Ancak asıl çarpıcı olan, karakterlerin birbirlerine karşı ördükleri duvarları yıktıkları anlardaki duygusal çıplaklıkları. Hathaway, sırf birine yük olmamak için sevilmeyi reddeden, hırçın, öfkeli ama bir o kadar da kırılgan Maggie rolünde tek kelimeyle harikalar yaratıyor. Gyllenhaal ise bencil, tatlı dilli bir satıcıdan, sevdiği kadının çaresizliği karşısında ne yapacağını bilemeyen, olgun bir adama dönüşümünü büyük bir doğallıkla oynuyor.
Mutlu Sonların Değil, Gerçeklerin Filmi
Aşk Sarhoşu, dört dörtlük, pürüzsüz bir film değil. Bazen bir endüstri eleştirisi mi, yoksa bir aşk hikayesi mi olmak istediği konusunda sendeliyor. Ancak sırf o alıştığımız "sonsuza dek mutlu yaşadılar" peri masalını reddedip, "Gelecekte işler çok çirkinleşecek, beraber acı çekeceğiz ama yine de birbirimize değeceğiz" gerçekliğine sarılması bile onu değerli kılıyor. Eğer kalıpların dışına çıkan, izledikten sonra aklınızda sadece esprilerin değil, ağır bir burukluğun da kalacağı bir film arıyorsanız, bu yapıma kesinlikle şans vermelisiniz.